18 Haziran 2017 Pazar

Gri Sabahlar 18.06.2017





Görüntünün olası içeriği: gökyüzü, bulut, okyanus, dağ, açık hava, doğa ve su

Bugün gri havada nefis bir sabah yaşadım.

Gri havalar eskiden ruhumu karartırdı. Bütün çabam enerjimi yüksek tutmaya gider, o günün verimi çok azalirdi.

Sabah sporuna başlayana kadar bu böyle devam etti. Yanlış anlaşılmasın. Her zaman fiziksel sağlığıma çok dikkat ettim. 10 yıl bale ve sonrasında aerobic, step, hızlı yürüyüş, zumba ve 14 yıl yoga. Ancak bunların hepsi akşam iş çıkışı yapılan aktivitelerdi. Bir türlü sabaha alamadım. Zihnim var gücüyle direndi.

Sonra Ali (kendisi 41 yıllık hayat arkadaşım ve 33 yıllık kocam olur 😉) beni zorla sabahları yürüyüşe indirmeye başladı. O arkadaşları ile koştu, ben yürüdüm. O yürüyüşler koşuya evrildi sonra.

Konum o degil. Konu şu konular,sabah erken hareket etmeye başlayınca günümün verimi arttı.Gün içerisinde hem daha çok iş bitirir, hem de o günü daha pozitif ve mutlu yaşar oldum. İçimdeki gücü hatırladım. Hayatın zorluklarının yanına onları da koyunca yaşam çözülecek bir matematik problemine döndü. Zorluk yerine matematik problemi deyince dağ gibi karşımda duran her neyse çözümü olan bir problem kadar küçüldü.

Daha da güzel ve beklemediğim bir farkındalık daha yaşattı sabah erkenden güne sporla başlamak. Gri havaya yüklediğim anlamın değiştiğini ve dinginlik, huzur ve temiz sayfaları çağrıştırdığıni fark ettim. Gri güne sporla başlayınca gri ve bulutsuz gökyüzünün üzerine günümü yazabileceğim bir sayfaya dönüştüğünü ve kafamda büyüttüğüm şeylerin bir sayfaya sığacak kadar küçüldüğü​nü gördüm.

Bütün mesele yaşama farklı açılardan bakmak için kendimize izin vermek. O zaman çözülmeyecek matematik problemi kalmaz. 😄


17 Nisan 2017 Pazartesi

Bugün dünün devamı / Bugün yeni bir gün

Bugün kendimi ikiye bölünmüş bilgisayar ekranı gibi hissediyorum. Oran aynı referandum sonuçları gibi %49 / %51 😊

%49luk yarım da ikiye bölünmüş. İsyan eden yanım o isyandan çıkan enerji ile Oy ve Ötesi T3 uygulasına kendini adadı. İkinci tarafım şikayet ederken aynı zamanda iş yapan ve dün gece yaşadığım hayal kırıklığı, hüzün karmaşasını sakinleştirmeye çalışan bir taraf. Kızgınlıkta var. Change.org'da YSK'ya itiraz kampanyasını imzalamayanlara. O kadar homurtuya, isyana karşı şimdiye kadar (sabah 10:45) 500,000 imza görmek isterdim. Hayır diyenlerin daha çok imzası olmamasına kızgınlık.

%51lik yanım bambaşka şeyler söylüyor. O çok umut doldu. Bu kadar sahiplenme beklemiyordum. Kafamın içinde neler yapılabileceği düşünceleri uçuşuyor. Mesela değişime nasıl katkıda bulunabilirim diye soruyor kafam. Durmadan 'minik adımlar at ve sabırlı ol' diyor. Her hafta bir kişiyi sosyal sorumluluk projelerine katılmaya ikna etsem. Çevremde çok kıymetli insanlar var. Neler yapabilecekleri ile ilgili onların farkındalığına katkıda bulunabilsem. İnsanların hayatlarına bu projeler ile dokununca değişime katkıda bulunabileceklerini ve inandıklarını geçekleştirebileceklerini anlatabilsem.

Gün, bu enerjiyi faydaya çevirme günü. İnandığımı nasıl oldurabileceğimi düşünme günü. Homurdanma yerine iş yapma ve üretme günü. 

4 Mart 2017 Cumartesi

Ne Yazacağım?

Sanal Yazı Atölyesi 3. günün ödevi ne yazacağımı bulmakla ilgili. 

Bilmeden, odaklanmadan yazmaya ilk başladığımda en zorlandığım alan içimden hızlı tren gibi geçen duygu ve düşünceleri yakalayıp yazmaktı. Zihnimde cümle bitmeden sayamayacağım kadar çoğu üstüne yığılıyor, duygular göğüs kafesimde şişiyor, ama tadını yakalayamadan başka duygular tarafından kenara ittiriliyordu. Birisi şu duygu ve düşünceleri yakalama makinesi icad etse de rahat etsem diye düşünürdüm.

Sonra kendimce bir çözüm buldum. "Şu anda ne oluyor?, Kendimi ne düşünürken yakaladım? Hangi duygular var şu anda?" diye bir anı yakalamak ve onu çözümlemek içimi kağıda dökmemi kolaylaştırdı.

Ne yazacağımı bulmamın bir yolu da ne yazmaya direndiğimi, neyi dile getirmeyi red ettiğimi fark etmemden geçiyor. Bu yol çok zengin bir maden benim için. "Oraya girmek istemiyorum" dediğim, nefesimi kesen, yüreğimi sıkan her nokta verimli arazi oldu. Bir ucunu tutup "şu an ne oluyor?" diye merak etmek kelimelerin çok kolay akmasıyla sonuçlandı.

Peki şimdi ne yazsam? Şu anda ne oluyor? Saat 00:34. Televizyonda referandum konuşuluyor, tartışılıyor. Her zamanki gibi herkes kendi aklındakini anlatıyor. Kimse diğerine cevap vermiyor. Kendimi çok şey için geç kalındığını düşünürken yakaladım. Hüzünlendim. Niye elimizdekinin kıymetini bilemedik diye çok hüzünlendim. Fark ettim ki hiddetlenme eşiğinden çıkıp gitmişim. İlginç birşey yakaladım. Hüzün beni hiddetten daha çok harekete geçiriyor. Bu kadar hüzünlenmeyi kendime yediremiyorum.

Sonra zamanda biraz daha geriye baktım. Koçluk dersi öğrencilerinin heyecanları, merakları, soruları, şimdiden başlayan sınav endişesi, gösterdikleri çaba. Bu işi yaptığıma şükrettim. Bu kadar çok insanın hayatına dokunma fırsatına sahip olmak beni o kadar mutlu ediyor ki. Henüz farkında değiller ama her biri kendilerini tanıyarak çevrelerinde ve ait oldukları tüm sistemlerde daha sağlam durma becerilerini geliştiriyorlar. Güçleniyorlar. 

Bir adım daha geriye gittim. Yeni aldığı koçluk eğitiminin hayatına kattıklarını heyecanla bana anlatan danışanım ile sohbetim gözümün önüne geldi. Aslında değişimin, gelişimin ne kadar küçük farklarla gerçekleştiğini yine gözlemledim. Koçluğu hayatıma soktuğum için mutluluk ötesi bir duyguyla bana bu yolu açanlara şükrettim.

Ne yazacağım diye artık dertlenmiyorum. Şu anda gündemimde hangi duygu var? Niye var? Nasıl deneyimliyorum? gibi ana ait sorular sorduğumda zaten ortaya çok şey çıkıyor. Ara ara dönüp yazdıklarımdaki ortak temalara bakmak bana yürümeyi sevdiğim yolu, neleri tekrar tekrar deneyimlediğimi gösteriyor. Bakıyorum, tekrar tekrar hissediyorum ve hangisi beni mıknatıs gibi çekerse onu yazıyorum.

Ne yazacağım? İçimdekiler kağıda dökülürken hikayelerim oluşmaya başladı. Eski hikayelerimi hatırlıyorum. Ne yazacağım? Yolculuğumu yazacağım. Yüreğimden aktığı gibi. sevinci, hüznü, merakı, şaşkınlığı ile. Anladığım ve anlamadığım yönleri ile. Malzeme çok. Yaz yaz bitmez. :)

2 Mart 2017 Perşembe

Elalem ne der?

Sanal Yazı Atölyesi ödevlerini yazmaya başlayınca, disiplinli yazmanın beni içsel bir yolculuğa çıkardığını fark ettim. Her gün yazmak, her gün bir soruyu cevaplamak için ayrılan zaman farkındalığıma çok şey katmaya başladı bile. Kendi kendime koçluk olmaya başladı.

2. gün ödevi "Elalem ne der?" diyerek eskiden beni kendime getiriyor dediğim editörüm. Yani zihnim. Yani sabotörüm. Koçluk eğitimlerimde sabotajcı, Gremlin gibi adlarla onu tanımlamıştık. Sanal Yazı Atölyesi sayfasında ve ödevde içimizdeki editör denmiş. Çok sevdim bunu. Sabotajcı hep ağır ve yıkıcı geldi. Biliyorum beni korumaya çalışıyor ama içimdeki beni suçluyormuş duygusunu verdi çoğunlukla. Editör kelimesini sevdim. Niyeti mükemmellik. Niyeti yine beni korumak. Onun için beni uyarıyor. Zarar görmeyeyim, üzülmeyeyim diye çırpınıyor. Durduruyor ama niyeti iyi.

Ödevi düşünürken fark ettim ki, editörüm "elalem ne der?" diye genellemiyor. Sevdiklerim aracılığı ile bana mesaj gönderiyor. Çoğunlukla da en yakınlarım, kendini böyle paylaşmayı sevmeyen, tercih etmeyen sevdiklerim aracılığı ile.

Anne Lamott'un "Bird by Bird" kitabından bir alıştırma yaptım. Elalem kimmiş benim için göreyim dedim. Elalem benmişim 😌 . Benim zihnim, benim korkularım, benim derdimmiş. Ohh hiç olmazsa tanıdık.

Yıllar evvel ilk kez blog yazmaya başladığımda arkadaşlarım çok destekledi. Motive etti. Editörümde yavaş yavaş sahneye çıktı. veya ben onu duymaya başladım. Bir süre öyle gitti. Sonra editörün sesi ağır basmaya başladı. Çünkü arkadaşlar okudu ve like'ladı. Editör durmadan konuştu.

"Ya alay ederlerse" diye çok endişelendi. Sonra aldığım tepkilere baktı. Yüksek sesle alay eden olmamıştı blog yazılarıyla. Yüksek sesle takdir gelmişti. Destek gelmişti. Ara verdiğimde "Yusra'nın Penceresi niye kapandı?" diye sormuştu arkadaşlarım. Yazdıklarıma baktım. Yüreğimi, duygularımı ortaya dökmüşüm. Amacım ünlü bir yazar olmak değildi ki. Kendim için yazıyor, kendimle konuşuyordum. Konuşma fırsatı bulsam paylaşacağım insanlar görüyordu yazdıklarımı. O zaman soruyorum editörüme "Niye bu endişe?" Şimdi bunu değerlendirince alay edilmek endişesi etkisiz elemana dönüşüverdi.

"Duygularım bana ait. Onları paylaşmam. Kırılırım" dedi editörüm. Tabii bana ait. Ancak ne kadarını paylaşacağıma da ben karar veriyorum. Yazdıklarımın patronu benim. Yine aynı sesi duydum: "eeee o zaman editörü bu konuda dinlemeye gerek var mı?" Var mı gerçekten? Yokmuş yaa. Yok diye karar verip editöre merak etmemesini söyledim. Bunu derin bir oohh çekiş izledi. 😊

İyi yazamamak başka bir editör uyarısıydı. Editörüm beni sever. Rezil olmamı, üzülmemi istemez. O zaman buyur sayın editör, burda yardımın çok mutlu eder. Dilbilgisi ve yazım kurallarını hatırlat. Acele etmeden, sabırla, içime sinene kadar bir kaç kez elden geçirmem için bana destek ol. Nobel'i hedeflemiyorum, ancak niyetim anlaşılmak ve duyulmak. Haydi gel bu çıtaya göre işbirliği yapalım.

Editörümün son çabası "yazsam ne olur, yazmasam ne olur?" diye beni durdurmaya ve böylece korumaya çalışmak. Olur mu hiç? Bunca deneyim, bunca hikaye, bunca büyüten, güçlendiren, eğlendiren ders niye bende kalsın? Ben paylaşırım, herkes istediği yerden istediği kadarını alır (Ah benim Dilber Hala huyum 😏).

Editörüm okuyup hiç yorumda bulunmayanlar için de kaşı kalkık bir yüz ifadesi takınır. "Acaba ne düşünüyorlar? Bak birşey yazmadılar, like'lamadılar. Acaba....?"der. En başlarda bu beni çok üzerdi. Bu kadar sevdiğim, kıymet verdiğim insan var. Görüşlerine değer verdiğim dostlar, arkadaşlar. Niye yazdıklarım ile ilgili düşüncelerini benimle paylaşmazlar?  Yoksa......? Acaba duygularımı paylaştığım için rahatsız mı oluyorlar diye düşünüp yazmaya ara verdim. Hani ben kendim için yazıyordum? Bunu hatırlayınca tekrar başlamaya, bu gerçeğe odaklanmaya karar verdim.

Şimdi neredeyim? 

Editörüm seni çok seviyorum. Bana çok kıymet verdiğini, beni korumak istediğini biliyorum. Minettarım. Ancak boşver yaa. Korkma. Neyi, ne kadar paylaşacağımı ayarlayabildiğimi kendime kanıtladım. Zaten çok tedbirli biriyim. Yayınlıyorsam tedbir sınırlarım içindedir. Yayınlıyorsam arkasında durmaya hazırım demektir. Kasma kendini o kadar. Çok editleme. Koyuver gitsin."Let it go" canım. Bırak mutlu olayım. Ben duygularımı yazınca mutlu oluyorum. Zor senin için ama sen de mutlu olmamı istiyorsun. Haydi yanımda dur ve yardım et.

Ben bu atölyeyi çoook sevdim.

28 Şubat 2017 Salı

Yazmak istiyorum çünkü.......

Sanal Yazı Atölyesi'nin ilk ödevi böyle başlıyor. 

Yazmak istiyorum çünkü içimde uçuşan duyguları, kafamda birbirini kovalayan düşünceleri,duygu ve düşüncelerin flörtünü yakalamak istiyorum. Hissettim, düşündüm. Kaybolmasınlar, hep benimle kalsınlar istiyorum.

Eskiden, benden daha çok bildiklerini düşündüğüm insanların yanında anlamadığım veya bilmediğim bir şeyi sormaya çekinirdim. Özellikle iş ile ilgiliyse. Sonra bir gün çok sevdiğim bir arkadaşım "şapşik sorular" sorabilmekten söz etti. Nasıl bir rahatlık duygusu geldi bunu duyunca anlatamam. O günden sonra "şapşik soru sorma hakkı" adı altında soruyorum :)

Yazmakta öyle bir şey benim için. Bazen duygularımı yazıveriyorum. Ötesine geçemiyorum. Sonra içinde kaybolduğum bütün kitapların önce birer taslak olarak ortaya çıktığını okudum. Ama iyi, ama kötü. Yine aynı rahatlama duygusu geldi. Bu bir sınav değil ki. Yazarım, düzeltirim, tekrar tekrar yazarım. Beğendiğimde paylaşırım.

Yazmak istiyorum çünkü son zamanlarda hikayelerimi çokça paylaşmaya başladığımı farkettim. Anlatılacaklar çok birikmiş. Hayat tecrübesi, aile hikayeleri, sevinçler, kederler derken anladım ki bunları beraberimde öbür tarafa götürmenin ne bana ne başkalarına faydası olmayacak. Yazayım o zaman dedim kendime.

Çocukluğumu yazmak istiyorum. Hayatımda ne çok değişiklikler oldu, ne çok değişikliğe alıştım. İnişler, çıkışlar. Neler yaşadım, neler öğrendim :) Ailemin hikayesini yazmak istiyorum. Cesur, renkli, çılgın ailem. 40 yılı devirdiğim, bir kırk yıl daha dostluğuna ve sevgisine ihtiyacım olan Ali'yi yazmak istiyorum. Çocuklarıma hiç anlatmamışız kim olduklarını. Renklerini anlamlandıracak hikayelerini bilsinler istiyorum.

Gezdiğim yerleri, gezerkenki duygularımı, o yerlerin bende tetiklediklerini yazmak istiyorum.

İşimi yazmak istiyorum. Bana çok güzel duygular yaşatıyor. İnsanların yaşamlarına dokunuyorum. Çok şey öğreniyorum. Büyüyorum. Hepsini yazmak istiyorum.

İstiyorum işte 😏

9 Nisan 2015 Perşembe

Bir Ölümün Düşündürdükleri

Tanımadığım, 27 yaşında bir genç uykusunda öldü. Ortak tanıdıklarımızın mesajlarından çok sevilen birisi olduğunu anladım.  Evinden, yurdundan kendi tercihiyle uzak yaşayan, fotoğrafı ve birkaç arkadaşı dışında hakkında hiç bir şey bilmediğim bir genç.

O saatten beri zihnimin bir bölümü kendini bu konuya ayırdı. Çeşit çeşit duygu ve düşünceler coştu. Bende onlara izin vermeye, yazarak büyütmemeye ve içimden göndermeye karar verdim.

Aslında sanırım yazmak istediğim yaşamda çok farklı yüzlerce şeyin aynı anda olduğu, bizim de zayıf halkalarımız ve endişelerimiz doğrultusunda bunlardan farklı farklı etkilendiğimiz. Yazmak istediğim, insanların olanlardan habersiz, ama çok şeyin farkında olduklarını düşünerek yaşamaya devam ettikleri.

Hussein uykusunda öldü.  Acaba ailesi ne durumda?  Arkadaşları üzgün, onun güler yüzlü fotoğraflarını paylaşıyorlar. Yazılanlarda acıyı hissediyorum.

Aynı anda yanımdaki masada 6 pırıl pırıl genç kız kendilerinin ve arkadaşlarının başarılarını paylaşıyorlar.  Heyecan ve gurur içinde. İstemeden kulak misafiri oluyorum ve hak veriyorum gururlanmalarına.

Aynı zamanda eğitimlerimize katılan bir arkadaşımızın doğum yaptığı haberi, bebeğin çok güzel bir fotoğrafı eşliğinde geliyor. Mutlu oluyorum.

Aynı sırada Nisan’da kar yağıyor. Bir yandan bunu eğlenceli buluyoruz, bir yandan da “iklimi mahfettik” diye söyleniyoruz. Endişeleniyorum.

Aynı anda çevremizde ve dünyada olan toplumsal olayların tetiklediği karmakarışık duyguları paylaşıyor herkes. Bu olayların yeteri kadar duyulmaması, duyanların bir şey yapmaması nedeniyle hayli kızgın. Ben de kızıyorum.

Aynı zamanda bazıları hayatın normal devam etmesini sağlamak için çaba harcıyor. Hayatın devamı için yükümlülüklerimizi hatırlatıyor. Hayatın güzellikleri de olduğunu hatırlamamız için çaba harcıyor. Akıntıya kapılmadan dengede kalmamızı besliyor. Ümitleniyorum.

Aynı sırada, aç kalan erkeklerin karılarını yiyebileceği fetvasının yarattığı etkiler (kızgınlık ve eğlence) sosyal medyayı yoğun bir şekilde işgal ediyor.  Çok hiddetleniyorum. Ben bu cehalet karşısında gülemiyorum. Sonra da cehalet arttığı için kendimi çaresiz hissediyorum.

Ve daha bir çok “aynı zamanda” cümlesi ile sayfalar dolusu devam edebilirim. Algılayabileceğimizden çok şey aynı anda gerçekleşiyor, biz de haberdar oluyoruz. Bütün bunlar duygularımızı hazmetmeden, birinden diğerine atlamamıza ve duygu yüklenmemize yol açıyor. Kim bilir fark etmeden ne kadar çok yoruluyoruz? Ve hayat elimizden, parmaklarımızın arasından akıp gidiyor, adeta kaçıyor. Yoksa yaşamak aslında bu mu? diye soruveriyor içimden bir ses. Bazen bu hızın ve durmayan haber akışının yarattığı yorgunluk ile birkaç günlüğüne şalteri kapamak ve sessiz bir yere sığınmak geliyor içimden.

Tanımadığım bir çocuğun ölümü derken kalemden bunlar döküldü.

Uzun sözün kısası, hayat kaçıp gidiyor bütün bunları yaşamaya çalışırken. Herkes kendi doğruları ile dengesini kurmaya çalışıyor. Bazen başarıyor, bazen başardığını sanıyor.


Benim dengem hayatın çok kısa olduğunu hatırlamakla gerçekleşiyor. Kısa ve çok kıymetli. 27 sene de olsa, 100 sene de olsa yetmeyecek kadar kısa. Onun için dostlar kendinizi ve etrafınızı üzerek, sevdiklerinizi ihmal ederek hayatınızı har vurup harman savurmayın. Her dakikası çok kıymetli bu yaşamın. Ne olur kendinize bunu hep hatırlatın.

25 Ekim 2013 Cuma

Günün Düşündürdükleri 25.10.2013

Uzun Kurban Bayramı tatili çok iyi geldi. Kafamın içinde birbirini ezerek koşuşan düşünceler, yapmak istediklerim, yapmam gerekenler sıraya girmeye başladı. Pazartesi yaşam normal ritmine döndü. Ben listelerimi yaptım ve yola çıktım. Listede en sevdiğim maddelerden biri başladığım ancak bitirmediğim kitaplara odaklanıp yükümü hafifletmek. Doğrusu bitirmediğim için içime dert, omzuma yük olmuşlar.

Bugün ilk kitabıma el attım. “An Introduction to Voice Dialogue”  ile başladım. Kitabı çok sevdiğim arkadaşım Ece hediye etmişti. Okumaya başladıktan kısa bir süre sonra Gezi olayları başlayınca başucumda Gezi kitaplarının altında kalmış. Başlığın altındaki cümle bugün gözüme takıldı: “Finding the Benefit of People Who Bug You”, “Seni Rahatsız Eden İnsanların Faydasını Anlamak”. Bugün görmüş olmam ilginç geldi. Sabah yürürken beni rahatsız eden birkaç kişiyi düşünmüş ve beni niye rahatsız ettiklerini, acaba hangi yönümü bana gösterdiklerini merak etmiştim.

Hepimizin içinde birçok ses var. En temel 2 ses iç kritik ve yargıç . Bu aralar yargıç çok konuşmaya başladı. Beni rahatsız eden kişileri yargılarken kendimi yakaladığımda, bu nedenle hangi yönümü bana gösterdiklerini merak ettim. (Özlem Sarıoğlu Voice Dialogue seansına ihtiyacım var J ). Çatışma yaşamamak için hep çaba göstermişimdir. Ancak insanları yargılarsam nasıl onları anlar ve iletişim kurabilirim ki ? İletişim kurulmazsa çatışma yönetilemez. Eh buyrun buradan yakın.  Gittikçe daha çok kutuplaşan bir dünyada, yalnızca yargıcı dinlemek, neden ve neyi yargıladığını anlamamak tehlikeli bir yalnızlaşmaya, korkuya ve daha çok çatışmaya itiyor bizi. Yargıladığım kişilerin kişiliğimin bastırılmış yönleri olduğunu farkedip onları kabul ettiğimde, kendi farkındalığım da artıyor, kendimle iletişim kurunca çevremle sağlıklı iletişim kurma becerimde artıyor. Büyüyorum ve hayatımın kontrolü biraz daha elime geçiyor.


Hedefim 1 hafta sonra kitabı bitirmiş olmak. Farkındalığım biraz daha artmış, biraz daha kendimle tanışmış ve daha mutlu ve güçlü yaşamaya doğru yol almak.  J